Menüler kısmından ayarlayınız.

AŞIK SEYRANİ

Seyrânî, 1800 yılında Kayseri ilinin Everek (Develi) ilçesinin Omza (Camîkebir) Mahallesi’nde doğmuştur. Asıl adı Mehmet’tir.

Seyrânî mahlasını almasıyla ilgili olarak iki görüş ileriye sürülmüştür:

1. Bir gün camide sabah ezanı okunurken, Mehmet de kandil yakmaya çalışmaktadır. Bu sırada pirler Mehmet’e bade içirmişler ve bu olayla o, Seyrânî mahlasını almıştır.
2. Bir gece, imam olan babası hastalanınca oğlunu sabah namazı kıldırmaya gönderir. Namaz sonrası dervişler onu kış mevsiminde Elbiz Bağı’na götürüp, ona üzüm yedirmişlerdir. Mehmet de geriye Seyrânî adını alarak dönmüştür.

Seyrânî’nin çocukluğu, yokluk içerisinde geçmiştir. Ancak medresede öğrenim görmüştür. Aslında Seyrânî’nin 15 yaşma kadar olan dönemi hakkındaki bildiklerimiz, yok denecek kadar azdır. İstanbul’a geldikten sonra Köprülü Medresesi’ne devam ettiği de rivayetler arasındadır. 30-40 yaşlarında İstanbul’a gider. Semaî kahvelerinde çeşitli âşık fasıllarına katılır ve muamma çözer. Saraya karşı kullandığı dilden ötürü İstanbul’dan kaçmak zorunda kalır. İstanbul’dan Develi’ye dönen Seyrânî, bir süre sonra Halep’e gitmiştir. Ancak buraya ne zaman, nasıl ve niçin gittiği hakkında elimizde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Seyrânî hem hece, hem de aruz vezniyle şiirler söylemiştir. Bugün elimizde bulunan 650 kadar şiirinden 500’ü hece vezniyledir. Hece ile yazmış olduğu şiirlerinde dili oldukça durudur.

Şiirlerinde yaşadığı coğrafyanın dil özelliklerini de bulabiliriz. “Büvelek, çalkanmak, çamçırak, bozulamak, bitek, cücük, çatlımçanak, çeç, çember, çerez, çorlu, çökelek, değirmi, döleşmek, evmek, esvap, gevmek, hödük, helke, kirmen, natır, puhağı, pece, süsmek, şelek, üleşmek, ugru, yorgalama, yunmak”   gibi kavramlar onun şiirlerinde karşılaştığımız Kayseri ve Develi ağzının örnekleridir.

Hece vezniyle olan şiirlerinin büyük bir kısmı nazım tekniği açısından başarılıdır. Aruzla yazmış olduğu şiirlerinde daha çok gazel, divan, müstezad, kalenderi, şarkı, terci-i bend ve terkib-i bend nazım şekillerini kullanmıştır. Bu tarz şiirlerde dili ağırdır.

Seyrânî’nin şiirlerinde bazı edebî sanatların güzel örneklerine de rastlanır. Cinas, Seyrânî’nin şiirlerinde önemli bir yer tutmaktadır. Seyrânî, şiirlerinde atasözleri ve deyimleri ustalıkla kullanmıştır. Bu özellik, onun dile olan hâkimiyetini göstermesi bakımından önemlidir. Seyrânî halk şiirinin pek çok türünde şiirler yazmıştır / söylemiştir. Bunlar arasında ilk sırayı taşlamalar alır. Onun taşlamaları ferdî boyutta değil, toplumsaldır.

Şiirlerinde iki yüzlülük, rüşvet, haksızlık, fakirlik, adalet, bilgisizlik gibi sosyal temaları da işlemiştir. Yaşadığı dönemde bozulan hak ve adalet dağıtan müesseseleri konu edinen şiirler yazmıştır. Ülkedeki başıbozukluğun sebebinin yöneticiler olduğunu, pek çok şiirinde dile getirmiştir. Şiirlerinde dini kötüye kullananlar veya yanlış yorumlayanlar da eleştirilmiştir. Seyrânî’nin şiirlerinde teknik ve modern unsurlar da yerini almıştır. Telgraf ve vapur gibi kavramlar onun şiirlerine girmiştir. Böylece âşığın batıdaki gelişmelerden haberdar olduğunu tespit edebiliyoruz.

Seyrânî şiirlerinde kendisine yardım eden şahsiyetleri de işlemiştir. Bu özellik, Seyrânî’nin vefa duygusunu göstermesi bakımından son derece önemlidir. Pek çok kaynakta Seyrânî’nin Bektaşî, Nakşibendî ve Kadirî tarikatlerine mensup olduğuna dair bilgiler yer almaktadır. Ancak onu tarikat ehli olmaktan ziyade, dindar bir kişilik olarak değerlendirmekte yarar vardır. Seyrânî’nin yetişmesinde Fuzulî, Yunus Emre, Karaca Oğlan, Aşık Ömer ve Gevheri’nin etkisi büyüktür.

Seyrani, 19. yüzyıl halk edebiyatımızın şüphesiz en değerli örneklerinden birisi olarak diğer halk ozanlarını da etkilemeyi başarmıştır. Kendisi hakkında yapılan araştırma ve incelemeler son yıllarda çoğalmıştır. Eserlerinden bazıları bestelenerek icra edilmiştir.

1866 yılında vefat etmiş olan Seyrânî’nin mezarı, Develi Lisesi bahçesindedir.

Kaynakça: Prof.Dr. Ali Berat ALPTEKİN, Türk Halk Şiiri

Allah’ın emrine mutiim dersen
Resûl’ün emrine itaat eyle
Helâl haram demez bulduğun yersen
Mü’minlik sözünden feragat eyle

Zahm-ı aşka gelip merhem sarmağa
Ferhâd olup bir gün bağrın yarmağa
Kudretin yoğise Beyt’e varmağa
Gönül Beytullah’tır ziyaret eyle

Kulun rızkın verir hazret-i Bâri
Açılan gülleri incitmez hârı
Kötülük değildir er kişi kârı
Kemlik edenlere inâyet eyle

Kalbini geniş tut sıkma Seyranî
Rıza-yi Bâri’den çıkma Seyranî
Gönül beytullahtır yıkma Seyranî
Elinden gelirse imâret eyle

Seyrani

Everek şehrinde bir güzel gördüm
O da düşmüş bir kötününün eline
Ol hâk-i payine yüzümü sürdüm
Salınıp giderken kendi iline

Yüz yüze geldim günlerden bir gün
Cennetten etmişler dünyaya sürgün
Kötüye düşmüş de gönülü kırgın
Hayran oldum tatlı güzel diline

Selâmı verince eğlendi biraz
Atardı ağzına uğrunca çerez
Dudağının rengi sultanî kiraz
Hiç bir gül benzemez kendi gülüne

Karşıma geçmiş de gözünü süzer
Sanki Seyranî’nin bağrını ezer
Saçının bir teli bir cana değer
Bin kız kurban olsun böyle geline

Seyrani

Eğlen hocam eğlen bir sualim var
İz’an nedir erkan nedir yol nedir
Seni bana gayet fazıl dediler
İçerimde bir yaram var bil nedir

Cennetin kapısın Sallallah açar
Şeriat işini Muhammed seçer
Seksen bin evliya yurdundan göçer
Onları bekleten mutlu kul nedir

Muhammed dinidir yaptığım tapı
Bozulmaz Mevla’nın yaptığı yapı
On iki bahçede kırk sekiz kapı
Eşiği bekleyen iki kul nedir

Kıldan ince derler Sırat’ın yolu
Önünde Devletlu ardında Ali
Üçyüz altmış birdir selvinin dalı
Dalında açılan iki gül nedir

Başına bağlamış al yeşil çember
Kokuyor ağzında misk ile amber
Seksen bin evliya yüzbin peygamber
Önünde gidiyor iki kul nedir

Seyrani der diyar diyar gezmedim
Kalem alıp kaşın gözün yazmadım
Elim ile bir gemicik düzmedim
Gemi nedir derya nedir yol nedir

Seyrani

Bilmediğin nâsa olursan kefil
Acını kesemez tarçın zencefil
Düşer itibardan olursun sefil
Cürümlerin süt kardeşi kefalet

Misafir bulursan hanene getür
Bir içim su ile keyfini yetür
Bir mümkün hâceti olsa bitür
Sen tig-i emrine eyle itaat

Örtülmüşü açma, açığı örtme
Er isen Seyranî bir can ürkütme
Hasisin, bahılın gayretin gütme
Sonradan görmüşten alma emanet

Seyrani

Kırılsın Kanunun Telleri Felek

Kırılsın kanunun telleri felek
Aksi murad üzre çaldığın yeter
Hakka, hakikata oldun büvelek
Zulmü adalete saldığın yeter

İskender deryanın almış haracın
Âb-ı hayat çeşmesinin taracın
Yememiş söndürmüştür sıracın
Sen benim ahımı aldığın yeter

İsrâfil’in Sûr’un alacak mısın
Kanununa koyup çalacak mısın
Sen cihanda bâkî kalacak mısın
Bu zamana kadar kaldığın yeter

Seyranî feleğin olsa edebi
Düşünür katmazdı şekere şebi
Sen de Nuh Nebî’nin gemisi gibi
Azap tûfanına daldığın yeter

Seyrani

Cennetten Dünyaya Âdem Gelince

Cennetten dünyaya Âdem gelince
Aramış Havva’yı yârân diyerek
Arafat Dağında bulup bilince
Sevmiş canım sana kurban diyerek

Sermayesi olan gider kârına
Bu günün işini koyma yarına
Mısır’da Züleyha aşkın narına
Yanmıştır Yusuf-ı Kenan diyerek

Gönül vücudunda gül almış harı
Dilinde bülbülün artmıştır zan
Nemrut İbrahim’i yaktığı narı
Yakmadı bülbüle gülsen diyerek

Ne maden ne kimya ne zer Seyranî
Aşkın deryasında yüzer Seyranî
Bir saz bir söz ile gezer Seyranî
El insan-ü abit ihsan diyerek

Seyrani

Bir seher vaktinde çekip giderken
Ansızın yollarım düze dayandı
Gaflet uykusunda bir hoş yatarken
Eyvah geçti ömrüm yüze dayandı

Sevdiğim sen bari bir selam gönder
Felek altımıza vermedi minder
Ey çark muradınca dön bizi dönder
Ömrüm bahar yaz kış güze dayandı

Seyrani dar buldu yaş kemalini
Bir daha görseydim mah cemalini
Hesab ettim cümle dünya malını
Neticesi bir top beze dayandı

Aşık Seyrani

Eski libas gibi aşıkın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş
Güzel sever isen gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş

Bülbül daldan dala yapıyor sekiş
O sebepten gülle ediyor çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete kadar sökülmez imiş

Sevdiğim değildin böylece ezel
Aşkının bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik saydığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş

Seyrani’nin gözü gamla yaş imiş
Benim derdim her dertlere baş imiş
Ben bağrımı toprak sandım taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş

Seyrani

Kaçan Validemi Rüyamda Görsem
Kaçan validemi rüyamda görsem
Kan ağlar gözleri yaşlı görünür
Bize edenlerin defterin dürsem
Ejder olmuş yedi başlı görünür

Haktan bulsun bize eden muzular
İki bacım kardeş der de bozular
Sılada bağrışır körpe kuzular
Mor sümbülüm siyah saçlı görünür

Seyranî'yim kaldı dostlar yasımda
İçtiğim su zehir oldu tasımda
Eşim dostum yolum bekler kasımda
Düz ovalar bize taşlı görünür

Seyrani

Böyle Mi Müslümanlığın Usulü

Böyle mi Müslümanlığın usulü
Bıyığınız ağzınıza basılı
Hazret-i Ali yaptı gusulü
Gelsin imtihana bilenleriniz

Yoktur kitabınız şeytan piriniz
Hep murdardır ölenlerle diriniz
Gayya deresidir sizin yeriniz
Dolanır boynunuza yılanlarınız

Allah diye taptığınız Ali'dir
Ali Allah değil haşa velidir
Gittiğiniz yollar şeytan yoludur
Dört kitaptan hariç olanlarınız

Çektiğiniz emek bütün hiç oldu
Sizden türeyenler bütün piç oldu
Ali öldü Allah'ınız niç'oldu
Açığa çıktı mı yalanlarınız

Gel yanma Seyrani Hüseyin için
Allah bilmiyor mu Yezid'in suçun
Gusülsüz ölüyü gömeniz niçin
Acem düzmesidir planlarınız

Seyrani
 

Ben Bu Aşkın Çilesini

Ben bu aşkın çilesini
Yanar çektim tüter çektim
Yedim gonca sillesini
Bülbül gibi öter çektim

Dizgin etsem gönül atın
Geçer göğün yedi katın
Yalan dünya maslahatın
Kâh bitmez kâh biter çektim

Çeşmin yaşının yavuzu
Aksa doldurur havuzu
Oldum turna kılavuzu
Kâh bozuk kâh katar çektim

Seyranî bilmem mert midir
Yoksa cana cömert midir
Eyyup’un derdi dert midir
Ben ondan besbeter çektim

Seyrani

Ormanda büyüyen adam azgını

Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda seyran beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selam vermek için insan beğenmez

Alemi tan eder yanına varsan
Seni de yanıltır mesele sorsan
Bir cim bile çıkmaz karnını yarsan
Meclise gelir de erkân beğenmez

Her çeşit insandan birkaç eşi var
Mektepten kovulmuş günah işi var
Rabbi yesirde dört yanlışı var
Tahsil etmek için irfan beğenmez

Ellerin evinde çul fîraş olur
Burnu sümüklüdür gözü yaş olur
Bayramdan bayrama bir tıraş olur
Gider berbere de dükkân beğenmez

Dağlarda taşlarda dolaşan Yörük
İnsanlar içine çıkmayan hödük
Bir elife dili dönmeyen sürtük
Şehirde tecvitle Kuran beğenmez

Yayladan yaylaya konup göçer de
Arpayı buğdayı ekip biçer de
Mısır yaprağın kıyıp içer de
Tütünü bulunca duman beğenmez

Bir odası vardır gayet küçücek
Kendi aklı sıra keyf yetirecek
Bir çanağı yoktur ayran içecek
Kahveyi bulunca fincan beğenmez

Seyranî söyledi bu doğru sözü
Haddeden çekilmiş doğrudur özü
Şehre gelin gitse bir köylü kızı
Lal ü güher ister mercan beğenmez

Âlemde bir devir dönüyor amma
Devr-i İngiliz mi Frenk mi bilmem
Halli kolay değil, pek güç muamma
Zâlim zulmü göğe direk mi bilmem

Üzerimden güneş doğup aşıyor
Eriyip kar gibi bahtım üşüyor
Gönül tandırında bir aş pişiyor
Yanan ciğer midir, yürek mi bilmem

Aşkımın sönmüyor, eyvah közleri
Ne gecesi belli, ne gündüzleri
Dinleyene Seyranî’nin sözleri
Gerek değil midir, gerek mi bilmem

Seyrani